13 Ekim 2011 Perşembe

Kaligraf

Hayatta en çok imrendiğim şeylerden biri güzel el yazısıdır. Güzel el yazısı ile yazılmış bir mektup, küçük bir not, "işçilikli" bir imza... Hep imrenirim bunlara... Ama çalışıp el yazımı düzeltecek vaktim pek yok, ayrıca neredeyse her şeyi dijital ortamda yaptığım için elime kalem aldığım da yok.

El yazısı olayını harfleri ardı ardına sıralamaktan çıkartıp sanata dönüştüren insanlar var; kaligraflar. Hayatımda bir kez usta bir kaligrafla tanışma şansım oldu; bir şirkette toplantı için beklerken, sekreter kızla orta yaşlı bir adamın konuşmasına kulak misafiri oldum. Şirketin düzenleyeceği bir etkinliği duyurmak için sıradan matbu davetiyeler yerine her biri şahsa özel yazılmış el yazısı davetiler göndermek istemişler, bu iş için de bu kaligraf beyefendiyi davet etmişler.

O kadar imrenip de sahip olamadığım güzel el yazısının üstadlarından biri ile sohbet şansını kaçıramazdım, tam ben sohbete dahil olmanın yolunu ararken kaligraf beyefendi ilgimi farketmiş olacak orada ne için bulunduğumu sorarak sohbeti açtı. Sormak istediğim, öğrenmek istediğim çok şey vardı;  ben soru sormak için çekinsem de sekreter kız benden cesur çıktı, adamın önüne kağıdı kalemi koyuverdi. Kaligraf bey "küçük bir gösteri" teklifini reddemedi ancak bu işin aslında tükenmez kalemle yapılmadığını, özel kalemleri, mürekkepleri olduğunu da belirtti. Yazmaya başladığında CNC tezgahı ile balerin arasında bir eda ile kağıt üzerinde danseden; tereddüt etmeden, hata yapmadan, tirtemeden, duraksamadan ilerleyen ellerin kaç yıllık bir çalışma ile o hale geldiğini düşünmekten kendimi alamadım. Adam bir iki saniye içinde sıradan bir kağıdı sanat eserine dönüştürüverdi. Sekreter kız yine benden cesurdu, kağıdı o kaptı, umarım hala saklıyordur.

Bu küçük gösteri bittikten sonra sorduk; Her zaman böyle mi yazarsınız? Günlük hayatta, not alırken vs. el yazınız nasıldır?

Kaligraf bey güzel yazma alışkanlığının, o el terbiyesinin terkedilebilecek bir şey olmadığını market için alışveriş listesi bile yazsa, hızlı ama çok muntazam yazdığını, ancak, sadece süslemeleri yapmadığını anlattı.

Ee... Başka ne beklinirdi ki zaten... Mesleği için çok güzel yazı yazabilirken kendi özel hayatında bu yeteneğini terk mi edecekti? Tabi ki hayır... Kaligraflık, adamın elinin alışkanlığıydı.

---

Benzer şekilde... Bir ralli pilotunu ya da Formula1 pilotunu düşünün. Örneğin Marcus Gronholm, Michael Schumacher...  Bu insanlar; bir insanın sahip olabileceğin en hızlı reflekslere sahipler; el-göz koordinasyonları zirvede, konstantrasyonları benzersiz. Yarış sırasında karşılarına çıkan -normal bir insanın atlatamayacağı- bir sürü tehlikeli pozisyonu bu yetenekleri ile atlatıyorlar.

Sizce bu insanlar, pist dışında, günlük hayatlarında otomobil kullanırken bu yeteneklerini devre dışı bırakıyorlar mıdır? Çoluğu çocuğu, karısı arabada giderken tehlikeli bir durum olsa yarışcı yeteneklerini kullanmıyorlar mıdır?

---

Örneklere devam edelim... Bir aşcı... Restoranda mesleği gereği yemek yaparken birikimini ve yeteneğini ortaya koyar ve lezzetli yemekler yapar. Acaba bu aşcı evde kendi için ve ailesi için yemek yapsa, bu yemeği hazırlarken profesyonel birikimini bir kenara bırakıp tatsız tutsuz yemekler mi yapar?

Profesyonel bir şarkıcı; kendi çocuğuna ninni söylerken, ya da banyoda kendi kendine şarkı söylerken detone mi olur?

Bir hekim kendi öz çocuğu hastalandığında tıbbı bilgisini ve becerisini terk edip, sıradan tıp-dışı bir insan gibi mi davranır?

---

Varmaya çalıştığım nokta şudur...İnsanların düşünüş ve davranışları eğitim ve deneyimleri ile şekillenir; bu düşünce yapısı ve davranışlar hayatlarının her anında sürer. Yarışcılar üstlerinden tulumu çıkarınca, doktorlar önlüklerini çıkarınca, şarkıcılar sahneden inince sıradan insanlar olmazlar! Bilgileri, birikimleri, alışkanlıkları hep onlarladır.

Şimdi bir bilimadamını düşünelim. Bilimadamını, bilimadamı yapan şey sahip olduğu bilgi DEĞİLDİR.

Tekrarlayalım; bilimadamlarına, bilimsel bilgilere sahip oldukları için bilimadamı demiyoruz. Bilimadamı, bilimsel yöntemle bilgi edinebilen kişidir.

 "Bilim" dediğimiz şey "şu ana kadar edinilmiş bilgilerin tümü" değildir; "Bilim" bir kitap, bir ansiklopedi, ya da genel anlamda bir ürün değil, bir bilgi edinme yöntemidir. Bu yöntemi benimseyip, doğal olguları gözlemleyip, ilişkilendiren kişi bilimadamıdır.

Bilimadamının en önemli özelliği kendisine ulaşan bilginin sadece mahiyeti ile ilgilenmemesi, o bilginin nasıl edinildiğine dikkat etmesidir. O bilgi nasıl elde edilmiştir? Gözlem ve deney yolu ile mi? Yoksa fiziksel gerçeklere dayandırmadan kafadan uydurma yolu ile mi?

Kısacası, "Bu bilgiyi NASIL edindin? Bu bilgiyi edinirken kullandığın malzeme ve yöntemin neydi?" Bilimadamı işte bunları sorar. "O yöntem tekrarlandığında benzer sonuçlara ulaşılabiliyor mu? Farklı kişiler tarafından yapılan deney ve gözlemlerin sonuçları tutarlı mı?" Bilimadamı bunları gözetir.  "Bilgi, bilgidir" diye her lafın üzerine atlamaz.

---

Tıpkı kaligraflar, yarışcılar, aşcılar ve şarkıcıların mesleki tavırlarını bir yana bırakmadıkları gibi bilimadamları da bu "Bu bilgiyi nasıl elde ettin?", "İzlediğin yöntem neydi?", "Bu bilgiyi edindiğin deneyi tekrarlayabilir miyiz?" sorularını bir kenara bırakmazlar. Karşılarına çıkan her türlü bilgiyi bu şekilde sorgularlar.


Şimdi gelelim asıl konumuza... Bilimadamı, doğal olguları gözlemler ve doğal olgular arasındaki ilişkileri açıklar. Doğayı, doğaüstü referanslar kullanarak açıklamak bilimin pratiği değildir.


Görüldüğü üzere, dindar bilimadamı diye bir şey olamaz. Bilimadamı, dini bilgiye de "Bu bilgiyi nasıl edindin?" şeklinde yaklaşır.

Dini bilgi ,"adamın biri, bir gece mağarada kendi kendine otururken gelip o adamı kucaklayıp sıkan bir melek"den edinildiği için bilimadamının ciddiye alabileceği bir bilgi değildir.

"Bu bilgilerin nasıl edindin?" sorusuna "Mağarada oturuyordum, melek geldi söyledi" diye yanıt vermekle "kıçımdan salladım" diye yanıt vermek arasında bir fark yoktur. Diğer dinlerde de bilgi kaynağı benzerdir, bu yüzden dindar bilimadamı diye bir şey yoktur. Bilimadamı sadece ve sadece ateist olabilir.

Bilimsel yöntemi içselleştirmeden, özünde benimsemeden, tıpkı bir sirk hayvanının ezberden tekrarladığı figürleri gibi tekrarlayıp sözde bilimadamlığı yapanların sirk maymunundan farkları yoktur.

Kendine bir şekilde bilimadamı etiketini yapıştırmış ama "Yüce Rabbimiz Kuran'ı Kerim'de şöyle buyuruyor" diye konuşan adama soralım...

Yüce Rabbim dediğin şey nedir? Nereden bildin o şeyi? Kuran'ı dikte ettirenin doğaüstü bir varlık olduğuna nasıl kanaat ettin? Doğayı, doğaüstü referanslar kullanarak açıklamak bilimin neresinde var?

"Dindar bilimadamı" (!) bu soruların hiç birine kıvırmadan, bilimadamı haysiyeti ve disiplini ile yanıt veremez.

Dindar bilimadamı diye bir şey olamaz... Bu laf özünde bir oksimorondur.

Bilimadamı, ancak ve ancak ateist olabilir.

Saygılar,
Bilgehan

4 yorum:

  1. mükemmel bir yazı , sevgiler.

    YanıtlaSil
  2. yeni yazılar bekliyoruz

    arayı çok açma

    YanıtlaSil
  3. ''Görüldüğü üzere, dindar bilimadamı diye bir şey olamaz. Bilimadamı, dini bilgiye de "Bu bilgiyi nasıl edindin?" şeklinde yaklaşır''

    öncelikle din ve bilim arasındaki temel fark,din inanıştır bilimse deneysel yollarla elde edilen bilgidir bu ikisi arasındaki farkı ayırmak gerek.Ve sizin tamamen deneylerle elde edilen bilgi dediğiniz bilim bile temelde VARSAYIMDIR.
    Bu olay sizin bilim adamı tanımınıza uymamaktadır!!!

    ''Dindar bilimadamı diye bir şey olamaz... Bu laf özünde bir oksimorondur.
    Bilimadamı, ancak ve ancak ateist olabilir.''

    buda çocukken arkadaşlarımızla benim babam daha büyük benim babam daha zengin gibi yaptığımız atışmaları hatırlattı bana.Bu ancak ego tatmin etmenin bir yolu olabilir çünkü bu sözün hiçbir geçerliliği olamaz.

    başta dediğim gibi bilim deneydir din ise inanış
    bundan dolayı elde ettiğimiz bilgilerin kaynağıda elbetteki farklı olcaktır.Ama dindar bilim adamları birçok özel projede çalışmıştır ve başarıya ulaşmıştır. Albert Einstein bile bir tanrının olmasından daha mantıklı birşey olamayacağını söylemiştir ki günümüze kadar gelmiş en büyük bilimadamlarından biridir.

    '' Dini bilgi ,"adamın biri, bir gece mağarada kendi kendine otururken gelip o adamı kucaklayıp sıkan bir melek"den edinildiği için bilimadamının ciddiye alabileceği bir bilgi değildir.
    Bu bilgilerin nasıl edindin?" sorusuna "Mağarada oturuyordum, melek geldi söyledi" diye yanıt vermekle "kıçımdan salladım" diye yanıt vermek arasında bir fark yoktur.''

    Dinleri eleştirirken birazda olsa araştırmanı tavsiye ederim.Dediğin gibi durumlarda insanlar zaten inanmaz ama peygamber gelirken melek bana söyledi bende size söylüyorum şeklinde gelmez mucizeleri vardır.Ayı veya denizi 2 ye bölmek yada ölüleri kısa süreliğinede olsa diriltmek veya parmağından su çıkararak kavminin kana kana içmesini sağlamak gibi.bunlara tarihte olup olmadığını bilemezsin diyen çok kişiye rastladım her nekadar çocukca bir savunma olsada savunmadır.Ama Kur'anın mucizelerini katiyyen inkar edemezsin.İşte dini bilgi budur.Bunları deneyle değil tarihle öğrenebilirsin ve bir tarih bilgisinede doğal olguları değil insanları veya devletleri birbirleri ile ilişkilendirerek ulaşabilirsin.
    saygılarla

    YanıtlaSil
  4. Hakikaten bayılıyorum dindarların bu uydurma bilgilerine. Einstein "Tanrı'nın olmasından daha mantıklı bir şey olamayacağını" söylemişmiş. Ne zaman? Bunları nasıl uyduruyorsunuz böyle acaba?
    Einstein otobiyografisinde çocukken çok dindar olduğunu söyler. Tam 12 yaşına kadar. Sonra bu ilüzyondan uyanışını anlatır. Buraya, görüşlerinizi desteklemek için böyle uydurma bilgiler yazmadan önce google'a Einstein ve din ya da Einstein ve tanrı yazsanız göreceksiniz zaten Einstein'ın tanrıya da dinlere de inanmadığını. Alın bakın ölmeden bir yıl önce yazdığı bir mektupta ne demiş: (kaynağım bu site: http://t24.com.tr/haber/einstein-tanri-ve-siyonizm-uzerine-gercekte-neler-demisti/221018)

    “Tanrı Mektubu”nda (1954) Einstein şöyle yazıyordu:

    “Tanrı sözcüğü bana göre insanın güçsüzlüğünün bir ifadesi ve ürünü olmaktan başka bir şey değil. İncil saygı duyduğum, ancak yine de ilkel ve bir hayli çocuksu bulduğum bir söylenceler topluluğu. Hiçbir yorum, ne denli incelikli olursa olsun, bu görüşümü değiştiremez. (...) Bana göre Yahudilik, öteki tüm dinler gibi, en çocuksu boş inançların nesneleştirilmesidir..."

    Başkalarına, eleştirmeden önce araştırmalarını tavsiye etmeyi bilen biri için ironik bir durum.
    Neyse sadece Einstein da değil, bugün bilimsel ilerlemenin başını çeken ülkelerde yapılan araştırmalar gösteriyor ki bilim adamlarının %95'ten fazlası ateist (ya da agnostik).

    Kuran'ın mucizelerini katiyen inkar edemezsin demişsiniz. Hangi mucizelerden bahsediyorsunuz? Sakın bu soruyu gerçek bir soru sanmayın, daha çok yok öyle bir mucize falan anlamında kullandım. Olan şu: Dindarlar önce bilimsel bir açıklamayı redddediyorlar, çünkü Kuran'la, oradaki açıklamalarla çelişiyor. Aradan belli bir süre geçip, ilk başta yeni olan bu bilimsel sav, daha çok veriyle iyice ispatlandığında ve yaygın bir biçimde kabul gördüğünde, bu kez Kuran'da alakalı alakasız bir takım ayetleri, kelimelerin anlamlarını iyice esnetip çekiştirerek, bayağı bir zorlamayla "Ah! Bakın işte, Kuran bunu zaten söylemiş 1500 yıl önce, gördünüz mü, bilim zaten dinin söylediklerini ispatlıyor. Alın size mucize!" demek için kullanıyorlar. Bunu yaparken, diyelim evrenin genişlemesiyle ilgili olsun konu, buldukları ayet miras hukuğuyla ilgili, konuyla uzaktan yakından alakası olmayan bir sureden geliyor. Şanslarına tabii, Arapça'da sesli harf yok, kuran yazıya ilk geçirildiğinde sesli işaretleri konmadan geçmiş, hem zaten Arapça'nın arkaik bir diyalektiyle yazılmış; bunların sağladığı esneklikten faydalanıp, daha önce belirli bir biçimde yorumladıkları ayeti şimdi yeni bilginin ışığında, ona uyduracak biçimde yeniden yorumluyorlar. Bu kolay bir iş olmadığı için, her zaman bir takım tutarsızlıklar, bilimsel bilgiyle, sözde mucizevi ayet arasında bazı örtüşmemeler oluyor ama ne gam! Din zaten sorgusuz sualsiz inanmayı gerektiriyor. Üstüne üstlük müslüman toplumlar bugün dünyanın en geri kalmış, en sefil durumdaki topluluklarından oldukları için, inananların büyük çoğunluğu bir yandan aşağılık kompleksiyle boğuşuyor, öte yandan tek doğru ve en mükemmel dinin mensuplarının nasıl olup da kafirlerin gerisinde (onların sömürgeleri olarak) kaldıkları çelişkisini derinden, ama asla yüksek sesle kendine ya da diğer inançlılara itiraf etmeksizin, duyumsuyor. Dolayısıyla böyle uyduruk mucizeleri duyduğunda, inançlarının ilahi bir doğrulaması olarak, hiç sorgulamadan bağrına basıp, onunla avunuyor, huzur buluyor.

    YanıtlaSil