28 Şubat 2099 Cumartesi

13 Ekim 2011 Perşembe

Kaligraf

Hayatta en çok imrendiğim şeylerden biri güzel el yazısıdır. Güzel el yazısı ile yazılmış bir mektup, küçük bir not, "işçilikli" bir imza... Hep imrenirim bunlara... Ama çalışıp el yazımı düzeltecek vaktim pek yok, ayrıca neredeyse her şeyi dijital ortamda yaptığım için elime kalem aldığım da yok.

El yazısı olayını harfleri ardı ardına sıralamaktan çıkartıp sanata dönüştüren insanlar var; kaligraflar. Hayatımda bir kez usta bir kaligrafla tanışma şansım oldu; bir şirkette toplantı için beklerken, sekreter kızla orta yaşlı bir adamın konuşmasına kulak misafiri oldum. Şirketin düzenleyeceği bir etkinliği duyurmak için sıradan matbu davetiyeler yerine her biri şahsa özel yazılmış el yazısı davetiler göndermek istemişler, bu iş için de bu kaligraf beyefendiyi davet etmişler.

O kadar imrenip de sahip olamadığım güzel el yazısının üstadlarından biri ile sohbet şansını kaçıramazdım, tam ben sohbete dahil olmanın yolunu ararken kaligraf beyefendi ilgimi farketmiş olacak orada ne için bulunduğumu sorarak sohbeti açtı. Sormak istediğim, öğrenmek istediğim çok şey vardı;  ben soru sormak için çekinsem de sekreter kız benden cesur çıktı, adamın önüne kağıdı kalemi koyuverdi. Kaligraf bey "küçük bir gösteri" teklifini reddemedi ancak bu işin aslında tükenmez kalemle yapılmadığını, özel kalemleri, mürekkepleri olduğunu da belirtti. Yazmaya başladığında CNC tezgahı ile balerin arasında bir eda ile kağıt üzerinde danseden; tereddüt etmeden, hata yapmadan, tirtemeden, duraksamadan ilerleyen ellerin kaç yıllık bir çalışma ile o hale geldiğini düşünmekten kendimi alamadım. Adam bir iki saniye içinde sıradan bir kağıdı sanat eserine dönüştürüverdi. Sekreter kız yine benden cesurdu, kağıdı o kaptı, umarım hala saklıyordur.

Bu küçük gösteri bittikten sonra sorduk; Her zaman böyle mi yazarsınız? Günlük hayatta, not alırken vs. el yazınız nasıldır?

Kaligraf bey güzel yazma alışkanlığının, o el terbiyesinin terkedilebilecek bir şey olmadığını market için alışveriş listesi bile yazsa, hızlı ama çok muntazam yazdığını, ancak, sadece süslemeleri yapmadığını anlattı.

Ee... Başka ne beklinirdi ki zaten... Mesleği için çok güzel yazı yazabilirken kendi özel hayatında bu yeteneğini terk mi edecekti? Tabi ki hayır... Kaligraflık, adamın elinin alışkanlığıydı.

---

Benzer şekilde... Bir ralli pilotunu ya da Formula1 pilotunu düşünün. Örneğin Marcus Gronholm, Michael Schumacher...  Bu insanlar; bir insanın sahip olabileceğin en hızlı reflekslere sahipler; el-göz koordinasyonları zirvede, konstantrasyonları benzersiz. Yarış sırasında karşılarına çıkan -normal bir insanın atlatamayacağı- bir sürü tehlikeli pozisyonu bu yetenekleri ile atlatıyorlar.

Sizce bu insanlar, pist dışında, günlük hayatlarında otomobil kullanırken bu yeteneklerini devre dışı bırakıyorlar mıdır? Çoluğu çocuğu, karısı arabada giderken tehlikeli bir durum olsa yarışcı yeteneklerini kullanmıyorlar mıdır?

---

Örneklere devam edelim... Bir aşcı... Restoranda mesleği gereği yemek yaparken birikimini ve yeteneğini ortaya koyar ve lezzetli yemekler yapar. Acaba bu aşcı evde kendi için ve ailesi için yemek yapsa, bu yemeği hazırlarken profesyonel birikimini bir kenara bırakıp tatsız tutsuz yemekler mi yapar?

Profesyonel bir şarkıcı; kendi çocuğuna ninni söylerken, ya da banyoda kendi kendine şarkı söylerken detone mi olur?

Bir hekim kendi öz çocuğu hastalandığında tıbbı bilgisini ve becerisini terk edip, sıradan tıp-dışı bir insan gibi mi davranır?

---

Varmaya çalıştığım nokta şudur...İnsanların düşünüş ve davranışları eğitim ve deneyimleri ile şekillenir; bu düşünce yapısı ve davranışlar hayatlarının her anında sürer. Yarışcılar üstlerinden tulumu çıkarınca, doktorlar önlüklerini çıkarınca, şarkıcılar sahneden inince sıradan insanlar olmazlar! Bilgileri, birikimleri, alışkanlıkları hep onlarladır.

Şimdi bir bilimadamını düşünelim. Bilimadamını, bilimadamı yapan şey sahip olduğu bilgi DEĞİLDİR.

Tekrarlayalım; bilimadamlarına, bilimsel bilgilere sahip oldukları için bilimadamı demiyoruz. Bilimadamı, bilimsel yöntemle bilgi edinebilen kişidir.

 "Bilim" dediğimiz şey "şu ana kadar edinilmiş bilgilerin tümü" değildir; "Bilim" bir kitap, bir ansiklopedi, ya da genel anlamda bir ürün değil, bir bilgi edinme yöntemidir. Bu yöntemi benimseyip, doğal olguları gözlemleyip, ilişkilendiren kişi bilimadamıdır.

Bilimadamının en önemli özelliği kendisine ulaşan bilginin sadece mahiyeti ile ilgilenmemesi, o bilginin nasıl edinildiğine dikkat etmesidir. O bilgi nasıl elde edilmiştir? Gözlem ve deney yolu ile mi? Yoksa fiziksel gerçeklere dayandırmadan kafadan uydurma yolu ile mi?

Kısacası, "Bu bilgiyi NASIL edindin? Bu bilgiyi edinirken kullandığın malzeme ve yöntemin neydi?" Bilimadamı işte bunları sorar. "O yöntem tekrarlandığında benzer sonuçlara ulaşılabiliyor mu? Farklı kişiler tarafından yapılan deney ve gözlemlerin sonuçları tutarlı mı?" Bilimadamı bunları gözetir.  "Bilgi, bilgidir" diye her lafın üzerine atlamaz.

---

Tıpkı kaligraflar, yarışcılar, aşcılar ve şarkıcıların mesleki tavırlarını bir yana bırakmadıkları gibi bilimadamları da bu "Bu bilgiyi nasıl elde ettin?", "İzlediğin yöntem neydi?", "Bu bilgiyi edindiğin deneyi tekrarlayabilir miyiz?" sorularını bir kenara bırakmazlar. Karşılarına çıkan her türlü bilgiyi bu şekilde sorgularlar.


Şimdi gelelim asıl konumuza... Bilimadamı, doğal olguları gözlemler ve doğal olgular arasındaki ilişkileri açıklar. Doğayı, doğaüstü referanslar kullanarak açıklamak bilimin pratiği değildir.


Görüldüğü üzere, dindar bilimadamı diye bir şey olamaz. Bilimadamı, dini bilgiye de "Bu bilgiyi nasıl edindin?" şeklinde yaklaşır.

Dini bilgi ,"adamın biri, bir gece mağarada kendi kendine otururken gelip o adamı kucaklayıp sıkan bir melek"den edinildiği için bilimadamının ciddiye alabileceği bir bilgi değildir.

"Bu bilgilerin nasıl edindin?" sorusuna "Mağarada oturuyordum, melek geldi söyledi" diye yanıt vermekle "kıçımdan salladım" diye yanıt vermek arasında bir fark yoktur. Diğer dinlerde de bilgi kaynağı benzerdir, bu yüzden dindar bilimadamı diye bir şey yoktur. Bilimadamı sadece ve sadece ateist olabilir.

Bilimsel yöntemi içselleştirmeden, özünde benimsemeden, tıpkı bir sirk hayvanının ezberden tekrarladığı figürleri gibi tekrarlayıp sözde bilimadamlığı yapanların sirk maymunundan farkları yoktur.

Kendine bir şekilde bilimadamı etiketini yapıştırmış ama "Yüce Rabbimiz Kuran'ı Kerim'de şöyle buyuruyor" diye konuşan adama soralım...

Yüce Rabbim dediğin şey nedir? Nereden bildin o şeyi? Kuran'ı dikte ettirenin doğaüstü bir varlık olduğuna nasıl kanaat ettin? Doğayı, doğaüstü referanslar kullanarak açıklamak bilimin neresinde var?

"Dindar bilimadamı" (!) bu soruların hiç birine kıvırmadan, bilimadamı haysiyeti ve disiplini ile yanıt veremez.

Dindar bilimadamı diye bir şey olamaz... Bu laf özünde bir oksimorondur.

Bilimadamı, ancak ve ancak ateist olabilir.

Saygılar,
Bilgehan

12 Ekim 2011 Çarşamba

O dönemin şartları başkaydı - İslam irticayı emreder!

Bir müslümana, savaşı emreden, öldürmeyi emreden Kuran ayetlerini gösterirsiniz, size "O dönemin şartları başkaydı" der.

Muhammed'in sübyanla evlendiğini, 10'dan fazla karısı olduğunu, bir sürü cariyesi olduğunu, savaşlarda ganimet olarak kendine cariye aldığını söylersiniz, "O dönemin şartları başkaydı" der...

Kuran'daki kölelikten, cariyelikten, dört kadınla evlilikten bahsedersiniz; "O dönemin şartları başkaydı" der.

Evet... Farkındayız, o dönemin şartları farklıydı. Aradan geçen 14 asırda insanlık çok yol aldı, o gün için normal sayılan bazı davranışlar artık ayıp hatta suç.

Peki günümüz insanlık anlayışının bu kadar gerisinde bir olan bir ortama gönderilmiş ve o dönemde yaşanacak hayatı formüle eden bir kitap bugün için ne kadar geçerli?

---

Konuya bir de şöyle yaklaşalım; bugün tüm insanların üzerinde uzlaşabileceği insan davranışlarını düzenleyecek bir kurallar kümesi oluştursak aradan bin yıl geçtiğinde bu kurallar hala yeterli ve geçerli olabilecek mi? Bin yıl sonra insanlar bu kurallara uyarak o günün şartları altında yaşayabilecekler mi?

Değişmeyen, sabit kurallar kümesi, yaşam tarzı, kültürü sürekli değişen insana ne kadar faydalı olabilir?

---

Müslümanlara göre son peygamber Muhammed'dir ve Muhammed'e vahyedilen kitap Kuran 1400 yıldır değişmemiştir, Allah Kuran'ı korumaktadır.

Peki Allah insan kültürünün, yaşam tarzının, yaşama verdiği değerin bu kadar değişeceğini bilmiyor muydu?

Kuran'da bugün de geçerli olan az sayıda ayet vardır; komşuya iyilik, anne babaya hürmet, öksüz ve yetimlere yardım ve ilgi... İyi de bunlar hayatında Kuran okumamış birinin de insanlık adına yaptığı şeyler zaten. Kuran hiç bilmediğimiz birşey söylememiş. Bunlar dışında söylediği şeyler ya içimizin almadığı, kendimize yakıştıramadığımız ya da hiç bir işimize yaramayan şeyler. Geri kalanı da tehdit ve böbürlenme... Yani Kuran'ın bugüne hitabeden, bugün işe yarayan bir kısmı yok. "Biz insan halimizle bunu bilemezdik, bunu ancak Yüce Yaratıcı bilebilirdi" diye bileceğimiz tek bir bilgi yok. Kuran'da olmadığı gibi diğer dinlerin kutsal kitapları ve öğretilerinde de yok.

---

Kuran Allah'ın sözüdür diyenlerin üzerinde düşünmeleri gereken şudur; acaba Allah Muhammed dönemindeki gibi mi yaşamamızı istiyor? O günden bu yana gelişen insan kültürünü kabul etmiyor mu?

Öyle olsa gerek, zira "o dönemin şartları başkaydı" diyorsunuz; eğer o dönemin şartları başkaysa ve Kuran o gün yaşanan, yaşanması gereken hayatı formüle ediyorsa, o günün şartları haricinde herşey haramdır. Yani aslında hiç gelişmememiz, sürekli o günkü yaşantıyı sürdürmemiz gerekmektedir. Bu sayede Kuran'a göre bir yaşam mümkün olacak, Kuran çağdışı bir kitap haline gelmeyecektir.

Saygılar,
Bilgehan

Şıracının Şahidi Bozacı

İnsanlar, fal, burçlar, horoskop, astroloji vs. bir ton saçmalığa inanıyorlar; bu konularda kitaplar var, gazetelerin dergilerin köşeleri var, televizyonda programlar var. Bir gün konu açıldı, kuzenime "Niye inanıyorsunuz bu saçmalıklara?" diye sordum. "Öyle deme abi, burçlar Kuran'da geçer, hem peygamber efendimiz şöyle demiş..." diye başladı. Şıracının şahidi bozacı! Bir saçmalığı başka bir saçmalığa dayanarak ispatlama çabası.

Bir gün kitap fuarı mı ne varmış, bizim arkadaş da gidip bir kitap almış; neymiş... "Rüya Tabirleri" Tam bir saçmalık... "Niye para veriyorsunuz bunlara, neden bu delisaçması şeylere prim yaptırıyorsunuz" diye kızdım. Bizim eleman "Hz. Yusuf... rüya tabiri... Kuran'da geçer..." diye başladı lafa... Rüya tabiri gibi bir saçmalığa inanmam için gösterilen delil bronz çağından kalma semitik mitler... Bozacı yine tanık kürsüsünde!

Internet'te oldukça yaygın bir fotomontaj var; dev bir iskelet ve yanında kazı yapan insanlar. Bu fotomontaj Internet'te Hz. Adem'in iskeletiymiş, dinozorlar zamanından kalma dev insan ırkıymış, Ad kavmiymiş vs. diye tartışıldı durdu. İnsanların bu saçmalığa kolayca inanmalarının nedeni yine dini inanışları...  Hz. Adem hikayesi, Kuran'da Fussilet Suresi 15. ayette geçen Ad Kavmi vs. uydurmalar... O fotomontajın Worth1000 sitesinde yapılan bir yarışmaya gönderilen bir çalışma olduğu açıklandı, montajda kullanılan resmin Cornell Üniversitesi kaynaklı orjinali yayınlandı; insanları bunları gördükleri halde dev iskelete inanmaya hala devam ettiler. Çünkü benliklerine işlemiş dini inançları hayatın gerçeklerinden daha "gerçekti".

Dindarların UFO iddiaları karşısında tutumları da başka bir örnek. UFO'ların gerçek olduğuna ama uzaylı değil "cin" olduklarına inanan bir sürü müslüman tanıyorum. Dünya yüzeyinin ve hava sahasının hemen hemen tümü her an radar taraması altındadır. Savunma amacıyla gökyüzünü tarayan askeri radarlar vardır, ayrıca çok küçük olanlar hariç tüm ticari ve askeri uçaklarda radar bulunur ve günün her anı on binlerce uçak radarları açık şekilde seyir halindedirler. Ayrıca tonla uydumuz var... Bunlar da her an Dünya'yı taramaktalar. Bu radar ve gözlem araçlarından hiç biri UFO tespit etmiş değil. Ama tespite gerek yok; dindar insan bu UFO'ların aslında kuran'da hadis'te geçen cinler olduğunu bilir! 

Benzer bir durumu şifalı su konusunda yaşadım. Bir akrabamıza kola şişesi içinde "şifalı su" getirmiş birileri... Köyün birinden çıkan kaynak suyuymuş, köyle çok muhterem bir hoca efendi varmış, bu suyu içen şöyle şifa bulurmuş, ne hastalar içmiş de iyileşmişmiş vs. vs. Kızdım tabi ben... Yalan bunlar, inanmayın dedim... Ama sevgili akrabalarım şifalı su diye bir şey olabileceğini söyleyip "zemzem" suyunu hatırlattılar. Allah'ın çeşit çeşit hastalık yarattığını ama bunların da devasını çeşitli yollarla verdiğini, böyle şifalı suların da bu devalardan olduğunu söylediler. Yine bir saçmalık ve yine bir saçma dayanak!

Üniversitede okurken ev arkadaşımın kız arkadaşı ablasına yapılan büyüden bahsediyordu. Ben de "Büyü değildir o, hastaneye gidin, psikiyatriste danışın" diyecek oldum. "Ablam deli değil benim" diye başladı kız...  Sonra laf "peygamber efedimize yapılan büyü, kuranda geçen büyü bahsi, cinler vs. vs." diye devam etti. Zaten bu büyü olayına ne zaman itiraz etsem "Peygamber efendimize de büyü yapmışlar..." diye lafa başlar müslümanlar... İslam'a göre büyü insanlara imtihan amacıyla verilmiş, Harut ve Marut isimli iki melek Babil'e inmiş, insanlara büyü ilmini öğretmişler, Allah insanları büyüyü kötülük için kullanıp kullanmayacakları konusunda test etmek istemiş. Yani büyü diye bir şey var ama haram. Büyü saçmalığına inanmak için önce Allah saçmalığına inanacaksın, sonra onun peygamber gönderdiği, peygamberlere kitap gönderdiği saçmalığına inanacaksın, sonra o kitaplardan Arap menşeli olanına inanacaksın, o kitaptan geçen meleklerin martavalına ve gelip insanlara büyü öğretmelerine inanacaksın... İnsan beynini saçmalığa açınca büyüye felan inanması da zor olmuyor...

Bunlar gibi daha pek çok saçmalığa inanmak dindar olmaktan geçer. Dine inanmak için mantığınızı ve algılarınızı fiziksel dünyanın katı gerçekliğine kapatmanız ve bir hayal dünyasına dalmanız gerek... O hayal dünyasında yaşamaya devam ettiğiniz sürece her türlü saçmalık size normal gelecek, tıpkı film izlerlerken mantık hatalarını, gerçekdışılığı, fizik kurallarına aykırılığı gözardı edip konuya odaklandığımız gibi dindar kişi de dinin saçmalıklarını olduğu gibi kabul edip düşünce yapısını buna göre şekillendirecektir. Aklı başında bir insan film izlerken izlediği şeyin film olduğunu, kurgu olduğunu bilir, gerçek hayatta olması imkansız şeyleri hayal dünyasına açılan bir pencereden izler. Dindar ise dindeki kurgunun farkında değildir, bir pencereden hayal dünyasına baktığının farkında değildir, hayal dünyasını gerçek sanır, her türlü mantıksızlığı o mantıksızlıktan daha uçuk olan bir üst düzey mantıksızlıkla açıklar. Mantıksızlık silsilesinin en sonunda en büyük mantıksızlık olan tanrı kavramı vardır.

Dindarın inandığı şeye inanabilmesi için aklını, mantığını fiziksel dünyanın gerçeklerine kapatması gerekir. Ay'da ezan sesi duyup müslüman olan astronot hikayesine inanan dindara "Ay'da sesi iletecek atmosfer yok" dediğinizde maneviyattan, ilahi kudretten vs. bahseder. Onun için fizik kuralları değil dinini doğrulayacak saçmalıklar tatmin edicidir. Dindar için bir şeyi makul kılan unsur o şeyin gerçeklikle olan ilişkisi değil dini dayanağı olup olmadığıdır.

Lisede çok yakın bir arkadaşım nurculara takılmaya başladıktan bir süre sonra bazı ileri düzey abilerin hiç bilmedikleri, daha önce bulunmadıkları bir mekanda namaza durmadan önce gözlerini kapayıp kıble yönünü bulabildiklerini anlatmıştı. Ayrıca Said Nursi'nin mezarının yerinin bilinmediğini ancak cemaatten bazı ilim sahibi abilerin rüyalarında mezarın yerini görebildiklerini ve yolla mezarın yerini bildiklerini ancak sır olarak sakladıklarını anlattı. Mezarın yeri bilinirse türbe gibi olurmuş, o yüzden saklı tutulması gerekmiş. Ayrıca bu abiler ebced hesabı ile önemli olayların tarihlerini felan hesaplayabiliyorlarmış. Bu saçma şeylere inanmak için insanın aklını çöpe atması gerek... Atan da az değil...

Tabi bu saçmalıklar İslam ile sınırlı değil; hristiyanlık, musevilik, hinduizm vs. saçmalıklar ile dolu. Din, her türden saçma inancın içinde gelişebileceği verimli bir ortam sağlar. Hangi dinden olursa olsun dindarlar inandıkları dine inanabilmek için akıl ve mantıklarını devredışı bırakmak zorundadırlar, akıl ve mantıklarını devre dışı bıraktıkları için de için her tür saçmalığa inanabilir hale gelirler.

İnsanlığın dinlerden ve her türlü saçma inançtan bir an önce kurtulması gereklidir.

Saygılar,
Bilgehan Bengi


Not:
Dev İskelet
http://ebrar.wordpress.com/2006/12/23/ad-kavmi/

9 Haziran 2011 Perşembe

Erkek/Kadın

Kadın ve erkek nüfusunun oranı bire çok yakındır. Yani dünyada -yaklaşık olarak- bir erkek için bir kadın, bir kadın için bir erkek vardır.

Yıllardır savaşların ve kargaşanın eksik olmadığı Irak'ta yetişkin erkek nüfus/kadın nüfus oranı 1.03'tür. Dünya genelinde bu oran 1.02'dir. Irak'ta nesillerdir süren savaşa rağmen erkek/kadın oranındaki denge bozulmamıştır. Türkiye'de de bu oran 1.02'dir.

Bu rakamları niye veriyorum?  Konuyu "aile danışmanı" ünvanlı bir kişi tarafından gündeme getirilen İslami usül dört kadınla evlenme olayına bağlayacağım da ondan veriyorum.

Bu dört kadınla evlenme olayı iki argümanla savunulur. Birincisi; 'savaş döneminde vs. erkek sayısı azalırsa kadınlar sahipsiz, korumasız kalmasın' argümanı. İkincisi; 'Zina olacağına nikah altında olsun' argümanı. Her iki argüman da üzerinde düşünülmeden söylenen boş laflardır.

Birinci argümanı ele alalım; bir erkeğe dört kadın düşebilmesi için erkek/kadın nüfus oranını 0.25 olması gerek. Dünya'da hiç bir ülkede böyle bir oran yok. Savaş döneminde de yok... Açlık, kıtlık, felaket sonrasında da yok. Dilediğiniz kaynaktan nüfus istatistiklerine bakın. Bir erkeğe iki kadın düştüğü durum bile yok. Demek ki Kuran'daki hükmün uygulanabilirliği yok.

Peki uygulanırsa ne olur? Bir erkek birden fazla kadınla evlenirse ne olur?

Birden fazla kadınla evlenen her erkek, başka bir erkeğin kısmetini kapatmış olur. Geri kalmış ülkelerde zengin erkekler kendilerine üçer dörder alırken maddi durumu iyi olmayanlar müzmin bekar kalıyorlar.

Genç adam... Parası pulu yok, evlenemiyor. Zengin dedenin biri de kendine genç kızlardan harem kuruyor. Kızın kendi gönlüyle evlendiği felan yok o dedeyle; ailesi fakir, zorla evlendiliyor.

Tabi bu müzmin bekar kalanların cinsel gereksinimleri var; bu gereksinimlerini "evlilik içi" yollarla karşılayamadıkları için "evlilik dışı" yollarla karşılama yoluna gidebiliyorlar. Her bekar değil ama kimi fuhuş sektöründen yardım alıyor, kimi de cinselliğini zor kullanarak yaşıyor. Hayatın gerçekleri gözardı edilerek erkeğin şehvetine göre ayarlanmış İslami üsul kurallar sorunlara çözüm olmuyor, aksine daha büyük sorunlar yaratıyor.

İkinci argüman zinayı engelleme argümanı... Aslında yazının ilk kısmında kısmen buna yanıt vermiş olduk. Dört kadınla evlenme durumu zengin erkeğin zinaya başvurmasına gerek bırakmayabilir, ama bekar kalanların evlilik şansını yok ediyor, zina yine de oluyor.

İslam evlilik dışı cinsel ilişkiye şiddetle karşıdır (Cariyeler ile olan nikahsız ilişkiler hariç, o konuya hiç girmiyorum). Ancak zorla evlendirilen, gönlü olmadığı halde tanımadığı sevmediği bir herifin koynuna sokulan kızcağızı görmezden gelir.

Bizim İslamcılar batı ülkelerinde özgürce yaşanan cinselliği eleştirir, hatta aşağılarlar. Onlara göre -tamamen gönül rızası ile bile olsa, severek isteyerek bile olsa- nikah olmadan cinsellik haram, zorbalıkla nikah altına aldıktan sonra iğfal etmek helaldir.

İslam'a göre "erkek 'tatmin' olmalıdır", eğer tek eşle tatmin olamıyorsa "ikişer, üçer, dörder" alabilir. Önemli olan nikah dışı olmasındır. Başkasının kısmeti mi kapanıyordur, gönülsüz, sevgisiz, arzusuz evlilikler mi yapılıyordur hiç bir önemi yoktur.

Kadın olduğu halde kadın haysiyeti taşımayan; sevgi, bağlılık, şefkat, içtenlik, sadakat nedir bilmeyenler ancak "İslami usüllere göre aile danışmanlığı" yaparlar. İslami ailenin bunlara gereksinimi yoktur, İslami ailede Allah rızası için nikah altında olmak, Allaha kul, peygambere ümmet yetiştirmek vardır. 

Hakeden herkese saygılar, sevgiler,
Bilgehan

22 Aralık 2010 Çarşamba

Madem inanıyorsun, kaşınma!

Abdest, namaz bilmezsiniz... Oruç tutmazsınız... Selamlaşırken, beğeninizi bildirirken, umutlarınızı dile getirirken Arapça laflar etmezsiniz... Dua etmez, dualara "amin" demezsiniz... Hayatınızda "din" yoktur.

Ayrıca... facebook'ta en süper müslüman gruplarına üye değilsinizdir, sık sık İslami videolar da paylaşmazsınız. Unutmadan... Kandil, bayram vesilesi ile dini temalı yapmacık sms'ler de göndermezsiniz.

Bu ipuçlarını birleştiren "zeki" bir müslüman din konusunu pek takmadığınızı farkeder. Kendini sizin imanınızdan sorumlu hisseder.

Ancak "Sen müslüman değil misin?" diye sormak çok cüretkar bir tavır olacağı için önce başka yöntemler yoklama çeker. ("Türkçe konuşuyorsa, kesin müslümandır" yargısı vardır, müslüman olmak zorundasınızdır. Müslüman birinin imanını sorgulamak da ayıptır o yüzden kibarca yoklama çekmek en uygunudur... Tabi... Tabi...)

Bu yoklama kıvamındaki müslümanın tavrı çok bellidir. Soruyu açıkça soramamanın getirdiği kasıntı bir hal vardır. Lafı dini konulara getiririr; Allah, Muhammed lafını eksik etmez.

Tabi siz de durumu anlar "Ben müslüman değilim" diye arkadaşı aydınlatırsınız. Standant tepki "Nasıl yani?" şeklindedir. Sonra "hristiyan mısın? Değilsen nesin?" diye devam eder. Hiç dine bağlı olmadığınızı, tanrı kavramını akla yatkın bulmadığızı söylersiniz.

İşin asıl tuhaf kısmı bundan sonra başlar. Müslüman arkadaş bu açıklama ile tatmin olmaz. "Neden inanmıyorsun?" diye sorar.

İşte bu soru tam anlamı ile "kaşınma" sorusudur. Madem inanıyorsun, kaşınma kardeşim... Neden inanmadığımı sana anlatırken söyleyeceğim her laf sana küfür gibi gelecek, hakaret gibi gelecek... Sen, kendi inandığı masallara inanmayanları kabullenebilen bir adam değilsin. Henüz, o olgunlukta değilsin ve belki de asla olamayacaksın.

Bu aşamada, artık ne derseniz deyin tartışmadan kaçamazsınız. Evrenin büyüklüğü ve düzeni, canlıların güzelliği, merhameti, Muhammed'in güzel ahlakı ve Kuran'ın mucizevi hedesi gündeme getirilir.

Bu durumda Kuran'da mucize olmadığını, insan yazması olamayacak hiçbir şey olmadığını söylerseniz; birbirine karışmayan sularda boğulursunuz; ardından göklere çıkarcasına göğsünüz daralır; güneş, yıldızlar ve gezegenler yörüngede bir tur atarsınız; ardından üstünüze 19 çıkar... Sonra aya ayak basılan tarihi ve Kuran okuyup icat yapan Japon bilim adamlarını öğrenirsiniz.

Tüm bunları daha önce bin kere duyduğunuzu "bir gece mağarada kendi başına oturan bir adama kitap gelmesi" oalyını inandırıcı bulmadığınız söylersiniz.

İşte o an "Ne yani peygamber yalan mı söylüyordu?" sorusu gelir . "Efsane bunlar, uydurma hepsi" dediğiniz an müslümanın dinine hakaret etmiş olursunuz.

O ana kadar sinirlenmediyse bile bu lafınızdan sonra sinirlenir.

Bazısı belli etmez, içten içten sinirini sürdürür ve saldırgan şekilde lafa devam eder. Dünya'daki zulüm, ahlaksızlık, kızını satan baba, uyuşturucu krizine giren genç, açlık,  Amerika, Irak, Afganistan, İsrail bombası parçalanan Filistinli kız çocuğu ve her şey... ama her şey üzerinize yıkılır. Unutmadan... Hitler, Stalin de var... Masonlar var bir de... Hepsinin hamisi, sponsoru, bir numaralı destekçisi oluversiniz. Herşeyin acısını sizden çıkarmak ister.

Vaktiniz olur da konuşmaya devam ederseniz; evrim, abiyogenez, big bang felan her şeyi bilmenizi ister. Evrendeki tüm sorulara yanıt vermenizi ister.

Bazısı sinirini tutamaz... Artık cümlelerine "bak arkadaşım" şeklide bir hitab ile başlar.
"Allah yok, peygamber yok... Ne var o zaman?" diye saçmalar... Bu modelle fazla konuşulmaz.

Aslına ne bu agresif modelle, ne de ılımlı, tebliğci modelle konuşulmaz. Bunlarla konuşarak bir yere varamazsınız. Hiç bir müslüman -ve sair dinlerin dindarı- lafla ikna olmaz, söylediğinizi dinlemez, sadece siz lafı bitirince ne söyleyeceğini düşünür.

---

Bir müslümanla zülf-i yâr'e dokunmadan konuşamazsınız. Uydurma şahıslardan bile bahsederken "hazreti" demenizi bekler. İsa, Musa, Muhammed demenizi bile hakaret sayar, küfür sayar. İnanmamayı bir hak olarak görmez. Kendisine mâkul gelen şeylerin size mâkul gelmemesini anlayamaz, kabul edemez. Hiç bir müslüman karşılıklı konuşma ile, fikir alışverişi ile, olgun bir tartışma ile fikrini değiştirmez, altta kalmamak için elinden geleni yapar. Yanıt veremediği an, sıkıştığı an saldırıya geçer, konu ile alakasız yerlerden size saldırır, hakaret eder. Kişiliğinize, kimliğinize laf eder. "Belki senin yetişme ortamın bozuktu" gibi laflar eder. Sonuçta sinirinizi bozar, keyfinizi kaçırır. Bir adım da yol alamazsınız.

Müslümana -ve sair dinlerin dindarlarına- laf anlatmak için harcanan zamana yazıktır.

Hakeden herkese sevgiler ve saygılarımla,
Bilgehan

3 Mart 2010 Çarşamba

Cehaletin kıstası, cehaletin kıskacı

Eskiden televizyonlarda görürdüm; şimdi de Youtube'da ve facebook'ta görüyorum... Falanca manken, şarkıcı, futbolcu; 29 Ekim Cumhuriyet Bayramını karıştırdı, TBMM'nin açılış tarihini bilemedi, Zafer Bayramını bilemedi vs. vs.

İnsanların bunları bilmemesi en büyük cehalet örneği olarak sunulur, "Cumhuriyet kaç yılında kuruldu?" sorusunu bilemeyen manken kızımız gerizekalı yerine konulur. Anlaşılan o ki bazılarına göre tarih bilgisi en önemli bilgidir; cehaletin, zekanın kıstası tarih bilgisidir.

---

Benim yetiştiğim çevrede ise; örneğin imanın şartlarını, İslam'ın şartlarını bilmemek, namaz surelerini ezbere bilmemek vs. en büyük cehalet kabul edilir. En önemli bilgiler bunlardır... Abdest alırken, namaz kılarken usule, erkâna uymayan en küçük davranışınızda uyarılırsınız. Bu kesime göre de en önemli bilgi dini bilgilerdir.

---

Şimdi size bir soru sorayım; diyelim bir bebeğiniz var, ya da küçük bir çocuk... Yemek yerken lokması boğazına tıkandı ya da küçük bir oyuncağı ağzına almış, o da boğazına kaçıp tıkamış. Bu durumda ne yaparsınız?

Bu forum üstün zekalı, engin tecrübeli insanlar ile dolu olduğu için kesin hepiniz biliyorsunuzdur, ama ben şahsen sorduğum kişiler arasında doğru yanıt verenine çok nadir rastladım.

Bu soruya verilen yanıtlar genelde şöyledir;
- Sırtına vururum
- Su içiririm
- Ters çevirir, sallarım
- Boğazına parmağımı sokup tıkayan objeyi çıkarırım.

Bu yöntemlerin hepsi bebeği ölüme bir adım daha yaklaştıracak yöntemler. Doğrusu "Heimlich manevrası" uygulamak.

Türkiye'de "Heimlich manevrası" bilinmez... Hayat kurtaran, basit ama çok etkin bir bilgi... Ama bilinmez.

---

20-30 yaşlarındaysanız gidip anne-babanıza bir sorun; yakın akrabaları, hatta kardeşleri arasında ishalden ölen var mı?

Bizim neslimizde azaldı ama bir önceki nesilde ishal çok yaygın bir ölüm nedeniydi. Sorun da şu; ishal olan bebeğe 'zaten çok sulu dışkılıyor, demek ki vücudunda çok su var' diye su vermemek... Evet... Yanlış duymadınız... İshal olup aşırı su kaybeden bebeğe su vermiyorlar, bebek de ölüyor ne yazık ki... Ne büyük cahillik değil mi?

Bu konuda yapılan bilgilendirme çalışmaları sonuç verdi ve insanlar artık ishal olan bebeğe su ve elektrolit desteği veriyorlar. Yani bilgi hayat kurtarmış...

Şimdi düşünün; muhtemelen siz de çocukluğunuzda ishal oldunuz. Şimdi yaşıyorsunuz; demek ki ailenize bu bilgi ulaşmış.

Çerçeveyi biraz daha genişletecek olursak "mikropların ve hastalık etmenlerinin farkındalık ve önlem alma bilinci", aşılar, antibiyotikler vs.; tüm bunlar şu an hayatta olmamızı sağlayan bilgilenmenin ürünleri...

Daha önce çok defa yazdım; tekrarlıyayım; bundan 100 yıl kadar önce ortalama ömür beklentisi 35 yıl kadardı. Bebek ölümleri oranı çok yüksekti. Eğer son yüzyıldaki bilimsel gelişmeler olmasaydı dünya nüfusu 2 milyar kadar olurdu... Şimdi 7 milyara yaklaşıyor... Yani son yüzyılda 5 milyar hayat bilgilenme ile kurtarılmış ve sürdürülmüş.

----

Kendinize sorun; bilinçli besleniyor musunuz? Günda kaç gram yağ alıyorsunuz? Bunun kaç gramı doymamış yağlar? Kaç gram protein alıyorsunuz?

Bu konuda en ufak bir araştırma yaptınız mı? Bilginiz var mı? Yoksa anadan-atadan gördüğünüz gibi beslenip gidiyor musunuz?

Sizce beslenme sadece "içgüdülere" bırakılacak kadar önemsiz bir konu mu? Bir düşünün, karnınız acıkınca içinde ne olduğu konusunda pek de fikriniz olmadığı gıdaları midenize dolduruyorsunuz... Gerçi bazı gıdaların ambalajlarında besin değerleri yazıyor ama çoğumuzun bu besin değerlerinin en anlama geldiği konusunda bir fikri yok...

Oysaki bedenimiz belli gereksinimleri olan bir makine... Doğru maddeleri, doğru miktarlarda verirsek optimum sonuçları alırır. Gereğinden fazla ya da az verilen her madde zarara yol açar; yaşam kalitesini düşürür... Zayıf bir zeka, zayıf bağışıklık sistemi, kırılgan kemikler, esnekliğini yitirmiş çatlamak üzere olan damarlar, aşırı yağ depolanması, gereğinden az yağ depolanması vs. vs. Yanlış beslenmenin çok vahim sonuçları var.

Doğru beslenme konusunda bilinçli bir çabanız var mı?

---

Bir düşünün; vücudunuz hayatınızdaki en önemli nesne... Vücudunuz sizsiniz, siz vücudunuzsunuz... Peki nasıl çalışır biliyor musunuz? İnsan vücudunun çalışma prensipleri hakkında ortaokul biyoloji dersi ötesinde bir araştırmanız oldu mu? Hiç merak ettiniz mi?

Her saniye atmosferden minik bir parçayı içimize çekiyoruz, bu atmosferin içinde oksijen, azot vs. varmış... Peki bunlar ne? Nasıl şeyler? Hiç merak edip araştırdınız mı?

Oksijen hem aldığımız nefesin içinde hem de iki hidrojen ile birleşip suyun içinde... Peki bu oksijen neden iki hidrojen ile birleşiyor? 5 hidrojenle, 15 hidrojenle birleşen oksijen yok mu?

---

Televizyondaki manken kızımıza ve camideki imam efendiye soralım? Oksijenin atom numarası kaç?

Bilmiyor musunuz? Oysaki içinde yaşıyorsunuz... Her an ona muhtaçsınız... Bir iki dakika yoksun kalsanız ölürsünüz!

Diyebilirsiniz ki "oksijenin atom numarasını bilmenin bana ne faydası var? Bilmesen ölür müyüm?"

Tabi ki ölmezsin; oksijenin atom numarası sadece sembolik bir örnek, ama atomdan molekülden habersizsen dünya görüşün daracık olur. İnsanların onbinlerce yıl uğraşıp edindikleri ve rafine ettikleri bilgiden nasibini almadığın için çok ama çok geri bir tarihte yaşarsın. Doğal olayları birbirleri ile ilişkilendiremez, mantıklı ilintiler kuramazsın. Kısacası evrende, çevrende olup biteni anlama konusunda güdek kalırsın. Anlayışın kıt olur.

Senden binlerce yıl önce yaşamış insanların dünya görüşü nasılsa senin dünya görüşünde öyle olur. Modern bilimin bulgularından bihaber yaşayan bir mağara adamı olursun.

---

Şimdi soralım kendi kendimize... Bazı bilgilerin hayat kurtardığının, yaşam kalitesini arttırdığının, genel anlamda verimliliği arttırdığının farkında mıyız?

Peki, bu bilgilerin peşinde miyiz? Yoksa uyduruk dünyalarda yaşamaya devam mı edeceğiz?

Bu uyduruk bilgilerin gerçek bilgiler peşine düşmemizi engellediğinin, insanı körelttiğinin farkına varalım. Sadece din değil, din gibi sorgulamadan benimsenen her türlü görüş ve ilke insan beynini köreltir; bilgeliğin ve cahilliğin kıstasını çarpıtır. Eğer cehalat kıstasımız bozuksa cehaletin kıskacına düşmüşüz demektir.

Saygılar
Bilgehan